Adenovirüs Tabanlı Aşılarda VITT: Genetik Yatkınlık ve Rastlantısal Mutasyonun Çatışması
COVID-19 aşıları arasında özellikle mRNA ve adenovirüs tabanlı seçenekler uzun süre tartışmaların merkezinde kaldı. Yıllar geçmesine rağmen bu aşıların belirli risk grupları için hayati bir rol üstlendiği genel olarak kabul görse de, bazı ciddi yan etkilerin zamanla toplu uygulamaya karşı tepkinin sürmesine yol açtığı görülüyor. Aşılama sonrası anormal kan pıhtılaşmaları nadir de olsa ortaya çıkabiliyor; ancak bu durum, yan etkilerin ciddiyeti nedeniyle insanları endişelendirmeye devam ediyor. Bu bağlamda bilim insanları, VITT olarak adlandırılan tablonun mekanizmasını anlamaya çalışıyor.
New England Journal of Medicine’da yayımlanan çalışmaya göre, aşıya bağlı immün trombositopeni ve trombozun (VITT) oluşması için iki kritik öğe aynı anda bulunmalı: belirli antikor gen varyantları ve bağışıklık yanıtı sırasında oluşan tek bir tesadüfi mutasyon. Bağışıklık Sistemi Yanlış Hedefe Yöneliyor Ekip, olayların adenovirüsün “protein VII” (pVII) bileşeninin etkisiyle başladığını ortaya koydu. Bu viral protein, kanımızda bulunan ve pıhtılaşma süreçlerinde rol oynayan PF4 proteiniyle gözle görülür benzerlik gösteriyor. Normal koşullarda, aşı yoluyla sunulan adenovirüs proteinlerine karşı bağışıklık sistemi uygun antikorlar üretir. Ancak bazı kişilerde durum değişiyor.

Araştırmacılar, VITT’in yalnızca IGLV3-2102 veya IGLV3-2103 adlı antikor gen varyantlarını taşıyanlarda görüldüğünü belirledi. Bu varyantlar toplumun yaklaşık yüzde 60’ında bulunabilir. Ancak VITT, çok nadir bir olay: yaklaşık her 200 bin aşılanan kişide bir kez rastlanır. Bu, genetik yatkınlığın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. İkinci ve belirleyici adım ise K31E adı verilen tek amino asiti değişimi. Bağışıklık yanıtı sırasında antikor üreten hücrelerde tesadüfen meydana gelebilen bu mutasyon, antikorun hedefini viral pVII’den insan proteini PF4’e kaydırır. Böylece bağışıklık sistemi yanlışlıkla kendi kan proteini PF4’e saldırır ve süreç trombositlerin aktive olmasıyla sonuçlanır; pıhtılaşma zinciri başlar ve VITT tabloyu doğurur.
Araştırmanın yazarı Theodore Warkentin’e göre bu çalışma, normal bir bağışıklık yanıtının nadir bir durumda nasıl çökebileceğini moleküler düzeyde gösteriyor. Yani burada söz konusu olan geniş bir bağışıklık bozukluğundan ziyade, genetik yatkınlık ile tesadüfi bir mutasyonun çarpışması diye özetlenebilir. Mekanizma deneysel olarak da doğrulandı Ekip, insanlaştırılmış fare modellerinde bulgularını test etti. VITT hastalarından elde edilen antikorlar farelerde pıhtılaşmayı tetiklerken, K31E mutasyonunun geri çevrildiği versiyonlar aynı etkiyi göstermedi. Bu bulgu, söz konusu tek amino asit değişiminin hastalığın merkezindeki rolünü güçlendirdi.
Günümüzde COVID-19 aşıları giderek yaygınlaşmasa da adenovirüs tabanlı platformlar hâlâ Ebola gibi hastalıklar için kullanılıyor ve benzer aşılar grip, sıtma ve tüberküloz gibi hastalıklara karşı da geliştiriliyor. Yeni çalışma, sorunun doğrudan adenovirüsün belirli bir protein bileşeniyle ilişkili olabileceğini işaret ediyor; bu nedenle gelecekte bu bileşenin yeniden tasarlanabileceği düşünülüyor. Böylece adenovirüs aşılarının güçlü bağışıklık oluşturmaya devam ederken, nadir görülen bu “bağışıklık sapması” riskinin azaltılabileceği üzerinde duruluyor. Bu bulgular, salgın döneminde sıkça tartışılan VITT vakalarına dair bilimsel belirsizliği önemli ölçüde azaltıyor. Ayrıca, bağışıklık sisteminin ne kadar hassas dengelerde çalıştığını ve tek bir amino asit değişiminin bile klinik olarak ciddi sonuçlar doğurabileceğini bir kez daha hatırlatıyor.